17 October 2008 11:12
Ön Bilgi
Şimdi baktım da bu yazıyı yazalı neredeyse 3 yıl olmuş ama okurken hissettiklerim hala taze, zaman nasıl da hızla akıp geçiyor. O gün kıyısından döndüm belki ama illa ki ailemizden birilerini kaybedeceğimiz günler gelecek, yapabileceğimiz ise fazla bir şey yok. Bu yazıyı sık sık okuyorum çünkü insan kendi başına gelenleri bile bazen unutabiliyor, ateş düştüğü yeri yakıyor belki ama sonra zamanla külleniyor her şey...
Hayat Dersi
2006'ya girmenin verdiği heyecan ve konserlerin neşesi içinde kendini içkiye verirsin. Deliler gibi eğlenirken bir yandan da içkinin su gibi boğazdan akması seni hiç rahatsız etmez. Her şey kusursuz ilerlerken saat 3 de telefon acı acı çalmaya başlar, bir yanda hala gümbür gümbür devam eden konserin gürültüsü, bir yanda ayakta duramama, kusmaktan başka bir şey yapamamanın verdiği şuursuzlukla telefonu kardeşine uzatırsın.
Daha ne olduğunu anlayamadan kardeşin hüngür hüngür ağlamaya başlar. "Ne oldu Ezgi niye ağlıyor?" soruların kankan tarafından cevapsız bırakılır. Apar topar Lütfi Kırdar'dan çıkılıp Bostancı'ya hastaneye koşulur. Yol boyunca ağlayan bir kardeş, öğürmekten başka bir şey yapamayan, "ne oldu niye ağlıyor" soruları geçiştirilen biri için anlamsızdır. Durumun kötüye gitmesi üzerine önce eve gidilir ve sarhoş abinin merakı kapıdan girildiğinde kardeşin hıçkırıkları arasında zar zor duyulan "babam kalp krizi geçirmiş Ender" sözleriyle son bulur. Kendinde olmayan biri için şakadan öte olmayan bu duruma kankanın kollarında yatağa götürülene kadar gözlerde yaşlar ve boğazda düğümler eşlik eder. İki saat sonra kalkıldığında her şeyin bir rüya olduğu düşüncesi ama yinede yaşananların gerçek olabileceği endişesi üzgün kankanın yorgun ve kanlı gözlerinde son bulur. Hastaneye koşmak gelir içinden koşamazsın hala rüyadasındır sanki, taksiden dışarıyı izlerken "ne kadar kötü olabilir ki?" diye kendini teselli etmeye çalışırsın.
Hastaneye girdiğinde karşında ağlayan anneni gördüğünde daha fazla dayanamaz, soluksuz iki saat ağlarsın. Sonra acı haberi alanlar hastaneyi doldurmaya başladığında birileri gelir yanına "sen evin oğlusun kendine gel dik dur" diyerek üzüntünü içine atmanı emreder. Doktor ilk açıklamasında sabaha kadar babanın kalbinin dört kere durduğunu söylediğinde ağlamak için alt kata koşarsın. Hastane dolar taşar, yılbaşı gecesinin dördünde haber alan Samsun'dan Amasya'dan yakın akrabaların İstanbul'a koşarak gelmesi karşısında yüzüne çarpılan ölüm riski gerçeğiyle bir kez daha yüze yakın insanın içinden ağlayarak kaçmaya başlarsın. İlk günün sonunda yoğun bakımda bilinçsizce kolunu bacağını sallayan, vücudunda ki bütün kan çekilmiş gibi bembeyaz ama şok verilmekten mosmor olmuş bir göğüs ve her tarafında hortumlar kablolar olan babanı gördükten sonra aşağıdaki onca insanı üzmemek için sadece "çok iyi" diyebilirsin, ama herkes yüzündeki ifadeden olayın ciddiyetini anlamıştır.
İlk gece kimse orada kalmana izin vermez, çünkü senin dinlenmen ve yarın yine dik durman gerekmektedir, ailenin gücü ve iradesi omuzlarına yüklenmiş, bütün üzülme ağlama hakların elinden alınmıştır. Ertesi gün gelen herkese gülümserken ve yalancı mutluluk cümleleri kurarken, gece gördüğün babanın silüeti gözünün önünden gitmez. Annenin ağlamasına dayanamadığından onun bulunduğu ortamdan kaçarsın, hastane içindeyse kapı önünde, kapı önüne çıktıysa otoparka arabaların arasına kaçarsın. Herkes kalabalık içinde durmak istemiyor derken, içine attıklarını, ağlamamak dik durmak sana verilen görevi yerine getirmek için verdiğin çabayı kimse göremez.
İki gece hastanede ümitsizce sabahladıktan sonra dualar kabul olur ve krizin üçüncü günü solunum cihazından kurtulduğu haberi gelir, baban gözlerini açmıştır. dördüncü günün ilk saatlerinde yoğun bakımdan çağrılırsın, babanın şuuru açılmış ve birileriyle konuşmak istemiştir. Yeniden hayata döndüğü ilk anda yanında senin olman, kalp krizi geçirdiği ve belkide hayata gözlerini yumacağı gece yanında olamamanın verdiği vicdan azabını dindiremez. Ağlamamak için sarf edilen müthiş çabayla birlikte geçirilen onbeş dakika, hayatta nelerin gerçekten değerli olduğu konusunda yediğin müthiş tokatın yüzündeki ve kalbindeki acısıyla beraber su gibi akıp geçer.
Üç gün sonra ilk kez rahat rahat sabahlarsın ıssız hastane koridorlarında. İçinde korku değil ümit vardır artık. Ertesi gün insanları gerçekten içten gelen bir gülümseme ile karşılarsın. Gözünün içinin güldüğünü görenler de umutlarını tazelemeye ve Allaha onu bize geri bağışladığı için şükretmeye başlar. O mutlulukla eve dönmüş artık ayakta durmaya mecali kalmamış vücudunu dinlendirmeye çalışırken ani bir telefonla yerinden fırlarsın. "Babam seni görmek istiyormuş başkasına izin vermiyorlar" demektedir kardeşin, hayatındaki en hızlı, koşarcasına attığın adımlarla babanın yanına uçarsın bir kez daha. On dakika kadar yalnız konuşup gözlerinin gülümsediğine bizzat şahit olursun, geceki halinden çok daha canlı ve hareketli olması seni bir kez daha hayata bağlar ve önceki gecenin uykusuzluğunu unutmak bir yana o güçle günün geri kalanını ve o geceyi uykusuz ama mutlu, huzurlu, gururlu geçirirsin.
İlk gün beynine zorla sokulan "dik dur, iradeli ol" cümlelerini o gün ilk kez hakkını vererek yerine getirirsin. O andan sonra hızla düzelen durumuyla birlikte beşinci gün sabahı yoğun bakımdan çıkar canından çok sevdiğin baban. Ellerinle yoğun bakım odasından özel odasına taşır ve anneni yanına bırakarak rahat ve düşüncesiz bir gün geçirirsin.
Kendini hastanede sabahlamak zorunda hissetmediğin ilk gece bütün bu yaşadıklarını bir yerlere yazmak içini dökmek istersin. Hayatının en zor beş gününün bitiminde yorgunluktan ölmüş bir vücut, bunları yazarken dolu olan bir çift göz ve hayata yeniden merhaba diyen bir baba, bir aileye sahip olmuşsundur.
2006'ya bir yandan lanet ederken, bir yandan da aldığın bu hayat dersi sayesinde değişen dünya görüşün, asıl değerlerinin neler olduğu gerçeği, kara günde kimin yanında olacağını acı bir şekilde de olsa öğrenmiş olman ile kendini teselli etmeye çalışırsın...